PS : " AİLEMİZİN “NENE”Sİ "

Av. Polat SABUNCU'nun Kaleminden

" AİLEMİZİN “NENE”Sİ "

-A N I L A R I M -

"1955 ya da 1956 Yılı olabilir; Şebinkarahisar’da ortaokul öğrencisiyim. Dede konağının alt katında annem, babam ve ben birlikte kalıyoruz, büyük kardeşlerim gurbette… Konağın arkasında büyük bahçemiz ve bahçemizde büyükçe bir ahır-merek-fırınevi binamız, ahırda iki ineğimiz ve tavuklarımız var. Annem kocaman evimizin yanında hem bahçeye hem de hayvanlarımıza bakmaktan yorgun düşmüş; günlük iş yoğunluğu, çalışkan ve temiz ev kadını olan annemin en çok yakındığı bir konu… Babam da tıpkı benim gibi ahır, bahçe, ev işlerinden hiç anlamaz; tüm bu işler annemin sırtına yüklenmiş durumda, onu yaşamında zorluyor, sağlığını etkiliyordu.

Ortaokulda bir gün öğle tatilinde yemek için eve geldiğimde oturma odamızın sedirinin başköşesinde, bembeyaz yazmalı, ak tenli, buruşuk ipek yanaklı, alnının tam ortasında kabuk tutmuş beniyle, dişleri olmadığı için yumuk ağzıyla şirin mi şirin, çok sevimli, annemden yaşlıca tanımadığım bir kadının oturduğunu görünce annem merakımı giderdi; “oğlum bu teyze bundan sonra bizimle kalacak, ‘nene’miz olacak”… Annemin bir yabancıyı kendisine yardımcı olarak evimize aldığını anlamıştım. Yalnız kaldığımızda annem, Nene’nin o sabah dilenci olarak kapıya gelip yemek istediğini, yemek yedirirken yaptıkları söyleşide, onun o gün bağlarda kalmakta olduğu evdeki çileli yaşamını terk edip şehre çıktığını, Suşehri tarafına doğru dilenerek gidip barınacak bir yer arayan kimsesiz biri olduğunu öğrenmiş; ona bizimle kalıp kalmayacağını sorup olumlu yanıt alınca, karnını doyurduktan sonra Nene’mizi üstündeki pırtılardan arındırarak tepeden tırnağa yıkayıp temizlemiş ve eski elbiselerinden birini giydirip başını ak tülbentle sarıp köşeye oturtmuş. O günden sonra Karadeniz’in bu çalışkan, çilekeş kadını, ailemizin ve bütün mahallemizin tanıyıp sevdiği Nene’miz olmuştu. Adını bile anımsamadığım Nene’ye, annem yaşamını yitirdiği 1975 yılına kadar annesi ya da ablası gibi baktı. Yıllar sonra, Nene’nin gençliğinde yaşadığı çilelerden edindiği bir kadın hastalığı nedeniyle idrarını kaçırdığını, bu nedenle annemin onu sürekli altını bezleyerek temiz tuttuğunu öğrenmiştim. Çalışkanlığı, sevecenliği, inanılmaz çileli yaşamına inat sergilediği yaşam sevinci, neşe saçan anlatımlarıyla, tüm ailemizin, dahası tanıyan herkesin gönlünde yer eden bir Anadolu kadını idi Nene’miz; annemin ölümüne kadar ona can şenliği olmuştu. Nene, annemin ölümünden sonra yaşadığı birkaç yıl boyunca sürekli “yavrum, yavrum…” seslenişleriyle annem için ağıtlar söyleyip ağladı.

Nene’nin yaşam öyküsünü ve savaşımını öğrendikçe, tüm aile, onu daha çok sevip sahiplenmiştik. 20. Yüzyıl’ın başlarında o zamanlar Espiye ilçesine bağlı Yağlıdere bucağının dağ köylerinden birinde dünyaya gelmiş. Birinci Dünya Savaşı’ndaki seferberlik yıllarında sahile bağlı dağ köylerinde yoksulluk diz boyu; otorite boşluğundan kaynaklanan eşkıyalık yaygındır. Nene’mizin genç kızlığa adım attığı o yıllarda, bir gece evlerini basan eşkıyalar, paralarını almak için ana babasını dayaktan geçirirler; olmayan paralarını alamadıkları ana-babayı altı ateşli kızgın saca oturtup çocuklarının gözleri önünde yakarak öldürürler. Daha sonra Nene’miz kumarbaz bir yoksul kocaya verilir. Evinin bütün yükünü omuzlayan Nene, iflâhsız kocanın dayağına, bitmeyen zulmüne yıllarca dayanır; sonunda doğurduğu çocuklara bakmaktan âciz zalim baba bebelerini boğup öldürür. Onca zulümden sonra çocuklarının kocası olacak cani tarafından boğazlanması üzerine Nene, evinden kaçıp Doğu Karadeniz dağlarını aşarak Alucra üzerinden dilene dilene Şebinkarahisar’a gelir. O yıllarda yöremizde Çingân Hamit’in yönetiminde, köy köy dolaşıp dilenen gezgin bir çingene ailesi, Nene’yi sahiplenir; aralarına alır. Nene, Çingân Hamit’in koruyuculuğunda onun aile bireyleriyle birlikte dilenci ekibindedir artık... Her gün kapı kapı dilenen ekibin topladıkları parsa akşam olunca ortada toplanır; Çingân Hamit toplananları adaletle her birine üleştirir. Nene, emeğinin karşılığını alabilmekten, aile reisinin kendisine gösterdiği âdil yaklaşımdan, hakbilirliğinden hoşnuttur; Çingân Hamit döneminde yaşadıklarını, onu hep hayırla anarak anlatırdı.

Nene’nin yaşamı, Şebinkarahisar bağlarında dilenirken Kanlı Hacı namıyla tanınan birinin onu hizmetçi olarak yanına almasıyla değişir. Çingân Hamit’in yanında dilenciliğinin süresini bilemiyorum; sanırım gezgin dilencilikten bıkmış olacak ki yerleşik bir yaşam özlemi içindedir. Bu nedenle Kanlı Hacı’nın önerisini kabul eder. Kanlı Hacı, Nene’mizi yanına alır ve bağının içinde evinden ayrı bir yerdeki ahırının bir köşesinde, kuru mısır yapraklarından yapılı bir döşek ve üstüne yorgan olarak attığı bir çuldan oluşan yatağında yaz-kış hayvanlarıyla bir arada yatırır. Nene, 13 yıl kadar boğazı tokluğuna, hayvanlarıyla aynı yerde yatarak Kanlı Hacı’nın bağ-bahçe işlerini sadakatle yapar, hayvanlarına bakar. Yanında kaldığı ailenin kendisine reva gördüğü, hayvanlardan farksız insanlık dışı yaklaşıma sonunda isyan edip Kanlı Hacı ile tutuştuğu kavga sonunda, bir güz günü yıllardır emek verdiği mekânını ve hayvanlarını terk edip kent merkezinin yolunu tutar ve de bizim evin kapısında annemle karşılaşır; bizim evde insan yerine konup olanca sadakati ve sevgisiyle aileden biri olarak yaşamını sürdürür.

Nene’miz yaşamı boyunca para nedir bilmemiş, motorlu araca hiç binmemiştir. Akşam hava karardıktan sonra bizimle birlikte yemeğini yedikten sonra odasına gidip yatar, sabah güneş doğmadan uyanıp işinin başına koyulur. Bahçe, ahır işleri ve hayvanların bakım ve gözetimi Nene’nin işidir; işini sadakatla ve elinden geldiğince iyi yapar; mutfak, çamaşır, temizlik gibi ev işlerini ömrü billah hiç yapmamıştır; bahçemize, hayvanlarımıza bizden fazla sahip çıkar; öylesine ki ahır ve bahçe işlerine ilgisizliği ve beceriksizliği nedeniyle babama kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği sözler sayar, kızıp bağırır da babacığım bir gün olsun onu muhatap alıp karşılık vermez, güler geçer. Bizim evde aile büyüğümüz konumunda sevilen Nene’miz mahallede de herkesin tanıyıp sevdiği mahalle büyükleri arasında yerini almıştır. Nene, dini konuda bilgisizdir, namaz kılmayı, duaları bilmez. Sadece ramazanda ev sahipleriyle birlikte orucunu tutar. Kaval, mandolin ve daha sonra bağlama çalıp türkü söylediğim için beni ayrıca çok sever; müzikten hoşlanır; “Cenikli” ağzıyla kendine özgü dörtlükleriyle türküler söyler; kadın-erkek bir arada iken Nene’miz bir türkü tutturur, “Cici koyunum cici / Bastığın çimen içi / Ergen kızın memesi / Kavrulmuş fındık içi” sözlerini dinleyen annem utançla tülbentini yüzüne tutup “tööövbe, tööövbe” diyerek tepki verir, bizi güldürürdü. Onunla ilgili anılarım yazmakla bitmez; uzun sözün kısası Nene, anacığıma, en çok ihtiyaç duyduğu, evlatlarının tümünün gurbette olduğu dönemde, anası ya da ablası kadar yakın can şenliği olmuştur.

Evliliğimden 6 ay kadar sonra annemi 1975 Mart ayında sonsuzluğa yolculadığımızda dede konağında babam ve Nene yalnız kalmışlardı; biz ayrı bir evde kirada oturuyorduk. Bir süre onlara kayın validem ve eşim baktılar. Eşim o aylarda hâmile olduğu için Nene’nin bakımı bizim için büyük sorun oluşturmaya başlamıştı. Geçmişte benim gurbette olduğum bir tarihte Nene’nin yeğeni olduğunu söyleyen biri gelip bizi bulmuş, Nene’ye düşen bir miras payı için onun vekâletnamesini istemiş; yaşamında mal-mülk nedir bilmemiş Nene’miz kendisini arayan bu ilk akrabasına bedelsiz vekâletnamesini vermiş; babam da o zaman bu yeğenin adını ve adresini almış. Annemin ölümünden birkaç ay sonra babam, o zaman aldığı ad ve adresten Nene’nin yeğenini araştırıp bulmuş ve durumu anlatmış. Yanılmıyorsam güz aylarında bir gün Şebinkarahisar’a gelen yeğen Nene’yi birkaç kişinin yardımı ve zor kullanarak bizim konaktan alıp ilk kez bindirdiği arabasıyla alıp İstanbul’a götürmüştü. Yeğenin adresini ve telefon numarasını almıştık. Birkaç yıl sonra İstanbul’da ablamla buluşup Nene’nin ziyaretine gitmeyi plânladık. O zaman Bakırköy’e bağlı gecekondu mahallesi olan Arnavutköy’de fırıncılık yapan yeğenden adresi alıp yeni yeni yapılaşan Arnavutköy’ün yolunu tuttuk. Fırınında buluştuğumuz yeğen bizi alıp evine götürdü, geniş çayırlıklarda tek tük, tek katlı betonarme evlerden biriydi bu; içine girdiğimizde pırıl pırıl temiz bir evde bulduk kendimizi… Girişin sağındaki ilk odada yatıyordu Nene’miz; tertemiz çarşafa sarılı döşeğinde kendinde olmadan yatar konumda bulduk onu; bizi tanımamıştı ama aradan yıllar geçtiği halde “yavrum, yavrum” diyerek hâlâ annemi anıyordu. Yeğenin eşi ve çocukları da çok temiz insanlardı; Nene’nin anlatımlarıyla hepimizi tanıyorlardı. Bizden birkaç gün önce yatağında fenalaşınca ölecek diye hoca çağırıp başında Kur’an okutmuşlardı ama o tekrar hayata dönmüş, ama bilincini yitirmişti. Bu durumda beni ve ablamı tanıyamaması da doğaldı. Nene’mizi temiz ve bakımlı bulmuş olmanın mutluluğu ile vedalaşıp ayrıldık. İstanbul buluşmamızdan kısa bir süre sonra, uzunca olduğu kadar da çileli ömür süren Nene’mizin ölüm haberini almıştık; hayatım boyunca tanıdığım emekçi insanlar içinde en çok etkilenip ibret aldığım yaşam öykülerinden biridir bu; gençler başta olmak üzere sizler de bilesiniz, ibret alasınız istedim. Karşılaştığınız sorunlar karşısında yılgınlığa düşmeyin, koşullar ne olursa olsun yaşam sevincinizi yitirmeyin, sağlıcakla kalın, mutlu yaşayın…"