PS : " TURAN DURSUN İLE KISA DOSTLUĞUM – 1 "

Av.Polat Sabuncu'nun Kaleminden

" TURAN DURSUN İLE KISA DOSTLUĞUM – 1 "

 

"Günümüzden tam 30 yıl önce, tarih 4 Eylül 1990, günlerden Salı; Şebinkarahisar’dan İstanbul’a nakledeli bir yıl olmuş. Sultanahmet’teki yazıhanemde çalışıyorum. Telefonum çaldı; arayan can kardeşim Ahmet Akyüz üzgün bir sesle “Ağabey bu sabah Turan Dursun’u, evinden çıktığında sokakta çapraz ateş altına alıp öldürdüler” dediğinde kafamdan kaynar sular döküldü; acı habere inanamadım. Düşmanlarının ortaya attığı gerçek dışı bir haber de olabilir düşüncesiyle “Ahmet, inanamıyorum, bu çakma bir haber de olabilir; ben şimdi Neyyire’yi arayıp bunu araştıracağım” diyerek telefonu kapattım. Şebinkarahisar’ın yetiştirdiği devrimci gençlik önderi Veli Yılmaz’ın eşi değerli kardeşim Neyyire Özkan o tarihte Güneş gazetesinde çalışıyordu. Telefonu açıp ona sorduğumda olayı duymamıştı; haberi araştırıp beni arayacağını söyledi. Kısa bir süre sonra haberin doğru olduğunu öğrenecektim. Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu…vb. seçkin aydınlarımızı katleden Gladyo, Turan Dursun ile kurbanlarına bir yenisini daha eklemişti. Yaşamımda beni böylesine etkileyen, yüreğimi sızlatıp acıya boğan ölüm haberi enderdir.

Suikasttan bir ay kadar önce bir akşam Kadıköy’de vapurdan indiğimde, hemen her akşam iş dönüşü yaptığım gibi sevgili Osman Akyüz kardeşimin kitap sergisine uğramıştım. Osman ayakta, arkası bana dönük, orta yaşlı, kısmen dökük saçlı, gür bıyıklı, aydınlık, güleç yüzlü tanımadığım biriyle konuşuyordu. Beni görünce “Ooo Polat ağabey hoş geldin” diye hoşladıktan sonra konuştuğu kişiye dönüp “hocam Polat ağabey hemşerimiz, avukatımız” diyerek beni tanıtıp bana dönerek “Ağabey sen Turan Dursun ismini hiç duydun mu?” şeklinde beni yokladı; bu ismi bildiğimi söylediğimde “ağabey Turan Dursun ile karşı karşıyasın” diyerek tanışma faslını tamamladı. Sohbete böyle başladık. Turan Dursun ismini şöyle tanımıştım: Ara sıra alıp okuduğum Perinçek grubunun 2000’E DOĞRU adlı haftalık dergisinde Turan Dursun imzalı birkaç din karşıtı yazıyı okuduğumda ilk kez duyduğum bu ismin, İstanbul’da yaşayan kentsoylu (burjuva) ateist bir aydının, değindiği konuların tehlikesinden korunmak amacıyla gerçek ismi yerine kullandığı takma (müstear) bir isim olduğunu varsaymıştım. Şimdi ayaküstü söyleştiğimiz kişi hiç de kentsoylu izlenimi vermiyor, tersine çok düzgün konuşmasıyla, sıradan giyimiyle tipik bir Anadolu aydını kimliğinde görünüyordu; babasının kendisini Cumhuriyet okuluna değil, ilk eğitimi için Doğu Anadolu’da bir şeyhin yanına gönderdiğini, köyde şeyhin gözetimi ve koruması altında aldığı ilk dini eğitim döneminde, 6 ile 12 yaşlarında yaşadıklarını KULLETEYN adlı bir anı-roman olarak kitaplaştırdığını, çoğu yayıncının yayınlamaya cesaret edemeyeceği kitabın yayınını Osman Akyüz’ün üstlendiğini, baskısı devam eden kitabın Akyüz Yayınları’nın ilk kitaplarından biri olarak birkaç gün içinde piyasaya sunulacağını, ayaküstü sohbetimiz sırasında Turan Dursun’dan öğrenince konuya ilgim daha da yoğunlaşmıştı. Dahası din adamı ve müftü olarak yıllarca hizmette bulunduğunu öğrenince şaşkınlığım zirve yapmış, söyleşimiz benim için çok ilginç bir boyut kazanmıştı. Benimle sohbetten hoşlanmış olacak ki, Osman’ın kitap sergisinin hemen yanındaki büfenin etrafına konulan birkaç plâstik masadan birinde oturup sohbete devam etmemizi önerdiğinde Turan Dursun’a bundan sevinç duyacağımı bildirip boş bir masada çaylarımızı yudumlayarak söyleşimizi sürdürdük.

O dönemde Turgut Özal, solcuların yıllardan beri kaldırılmasını istediği TCK’nın 141 ve 142. maddelerinin yürürlükten kaldırılmasını gündeme getirmiş, SSCB’nin yıkılmasıyla önemini yitiren bu maddelerin yanında, sözde “düşünce ve ifade özgürlüğü” adına TCK’nun 163. maddesinin kaldırılmasını da tartışmaya açmıştı; esas amaç, 163. maddenin kaldırılmasıydı, 141 ve 142. maddelerin kaldırılması bu amacı gölgelemek için gündeme sokulmuştu. Ben de yazılarını okuduğum birçok solcu yazar, örneğin Ali Sirmen gibi 141 ve 142. maddeler kaldırılırken 163. maddenin yürürlüğünü savunmanın “çifte standart” oluşturacağını varsayarak bu maddenin de kaldırılması görüşünde idim. Turan Dursun, baş başa söyleşimizde bana “avukat bey, 141 ve 142. maddeler ile birlikte 163. maddenin de kaldırılması konusunda ne düşünüyorsun?” diye bir soru yöneltti; ben de bu üç maddenin de kaldırılması gerektiği yolundaki görüşümü dile getirdim. Turan Dursun “ben bu konuda sizin gibi düşünmüyorum; 141 ve 142. maddeler komünizm, faşizm, anarşizm gibi çağdaş ideolojileri yasaklayan maddelerdir. Günümüzde tüm demokratik ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de faşist İtalya’dan alınıp, daha da ağırlaştırılarak TCK’na konan bu maddelerin kaldırılması elbette ki gereklidir; ama 163. madde bunlardan farklıdır, 163. madde Cumhuriyetimizin temelini oluşturan Anayasamızın 3. maddesindeki ‘laiklik’ ilkesinin ceza yasamızdaki yaptırımıdır; burada yasaklanan, 1400 yıl öncesi için geçerli iken günümüzde çağdışı kalmış Şeriat kurallarıdır. Anayasamızın laiklik ilkesi ile din kurallarının hukuk alanındaki geçerliliğine son verilmiş, 163. Madde ile, şeriat kurallarıyla devlet yönetimini istemek ve bu yolda propaganda yapmak ceza yaptırımına bağlanarak yasaklanmıştır. 163. madde kaldırılırsa, Cumhuriyetimizin temeli laiklik ilkesi korunaksız kalır, laiklik karşıtı propagandaların önü açılmış olur ki laikliğin yok edildiği, din sömürücülerinin iktidar olduğu bir Türkiye, bilimden, çağdaşlıktan uzaklaşıp karanlığa gömülür. Faşizm, Anarşizm, komünizm gibi çağdaş ideolojilerin iktidarını, çağdaş yöntemlerle mücadele edip değiştirebilirsiniz; ama Türkiye’de şeriatçılar iktidar olduklarında onları iktidardan sandıkla, seçimle indiremezsiniz; din sömürücüsü bir iktidar halkımıza çok pahalıya mal olur. Bu nedenle 163. maddenin ceza kanunumuzda yerini mutlaka koruması zorunludur; hele hukukçuların bu konuda çok duyarlı olmaları, Özal’ın bu oyununa gelmemeleri gerekir.” mealinde kendi görüşünü dile getirdi; hukukçu olmayan biri, hukukçu olan bana “hukuk dersi” veriyordu. Onun hukuk mantığımla örtüşen bu açıklaması üzerine hukukçuluğumdan biraz utanarak ben de bu konudaki görüşümü “İyi de hocam, uygulamada 163. madde, kıyıda köşede dini ayin yapan tabandaki gariban kırsal kesim insanlarının âyinlerini basıp onları hapse atma biçiminde uygulanıyor; gariban müritler bir süre hapis yattıktan sonra daha da bilenmiş olarak serbest bırakılıyorlar; siz Korkut Özal ve benzerlerini, bu gün, 163. maddeden yargılayabilir misiniz?” şeklinde savunmaya kalkıştığımda Turan Dursun bana aynen şunları söylemişti: “Uygulama ile ilgili değerlendirmenize katılıyorum; ancak din sömürücüsü o kesimi sizler benim kadar yakından tanıyamazsınız. Uygulamadaki bu yetersizlik ve yanlışlara karşın 163. madde din tâcirlerinin tepesinde ‘Demokles’in Kılıcı’ gibi mutlaka yürürlükte kalmalıdır.” Ateist din bilgini Turan Dursun, tartışmamıza bu sözleriyle noktayı koymuş ve 163. maddenin kaldırılması yolundaki düşüncemi kökten değiştirmişti.

Çocukluğundan itibaren din eğitimi alarak yetişen, kendi yeteneğiyle Arapça’yı, İslam’ı ve dinler tarihini ülkemizde en iyi bilen aydınlar arasında yerini alan din bilgini, düşünür, yazar Turan Dursun, köy imamlığı ve Tekirdağ, Gemerek, Türkeli, Altındağ ve Sivas müftülüğü görevlerinde bulunduktan sonra TRT’de yıllarca dini yayınları yönetmiş, kendi ifadesiyle 1965 yılında dini inançlarını tümüyle yitirmiştir. Uzmanlık alanı din konusunda yazdığı kitaplarla tanınan ve aydınlanma düşmanı odaklarca katledilen Turan Dursun, yerdeşimiz Aziz Nesin’den sonra tanıma fırsatı bulduğum ve kişiliğinden çok etkilendiğim ikinci ateist oldu; onunla KULLETEYN’in yayınlanmasından önce ve sonra çok söyleştik. Onu tanıdıkça kişiliğine karşı duyduğum saygı ve hayranlık daha da yoğunlaştı. Sevgili okurlarım, bir düşünün bakalım, ülke olarak son dönemde yaşadığımız olaylar, “Allah ile aldatanlar”ın sergilediği aymazlık ve sapkınlıklar, Turan Dursun’un toplumsal ve ideolojik değerlendirmelerinde yerden göğe haklı olduğunu kanıtlamış olmuyor mu?"

(DEVAM EDECEK)