ZA : " DEĞERLERİMİZ i UNUTMAYALIM - 2 "

Avukat Zihni Aslan'ın Kaleminden

"DEĞERLERİMİZ i UNUTMAYALIM - 2 "

" YAR DİYAR ŞEBİNKARAHİSAR kitabında okurlar, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyetinin toplumumuza kazandırdığı, Türk Devrimi’ni bütün boyutlarıyla özümsemiş bir aydının, doğup büyüdüğü yoksul topraklara, onun “topraktan öğrenip, kitapsız bilen” onurlu insanlarına karşı sevdasını buram buram içtenlikle yansıtan satırlarındaki sorumluluk duygusuna tanık olacaklar… “Şebinkarahisar Sevdalıları” olarak, kitap okumanın yerlerde süründüğü günümüz Türkiye’sinde, kitaplığımıza eklediği YAR DİYAR ŞEBİNKARAHİSAR’dan dolayı Zihni Aslan’a teşekkür borçluyuz.
Yüreğine, kalemine sağlık değerli kardeşim, önsözümü Can Yücel’in dizeleriyle bağlıyorum:
“Aşk olsun sana çocuk, aşk olsun”…

Makarayı geriye sardıkça büyüğümüzün ne denli haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Ülkemizin hali ortada.
BİR DİĞER HEMŞERİMİZ SAYIN ÜNSAL ÇALIK öğretmenimiz.
Yıllardır ŞEBİNKARAHİSAR GAZETESİNDE ARAŞTIRMACI LIK VASFINI ÇOKTAN HAKETMİŞ sayın hocamızı BİLİNMEYEN ŞEBİNKARAHİSARI ayrıntılı biçimde anlattığı için kendisine herkesin teşekkür etmesi gerekmektedir. Az bulunur değerlerimizden dir.
İki ciltlik kitabı geniş bir araştırmanın ürünüdür. Tamamı belgelere dayalı benzerlerinden çok daha kapsamlı bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır.
Şebinkarahisarlıların mutlaka okuması gereken iki ciltlik TARİH İÇİNDE
ŞEBİNKARAHİSAR kitabıdır.

KINIK KÖYÜNDEN yetişen ÇOK GENÇ AŞTA YAŞAMINI YİTİREN KARİKATÜRÜST

Yazar, çizer (D. 16 Mart 1960, Şebinkarahisar / Giresun – Ö. 2010, Şebinkarahisar).  Şebinkarahisar Ortaokulu ve Erzincan Ziraat Lisesi (1978) ve Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (1988) mezunu. Yeni Düşünce, Zaman gibi gazeteler ile kendi çıkardığı Çaylak ve Tırpan adlı mizah dergilerinde ve ayrıca Türkeli, Kırmızı Çizgi gibi dergilerde karikatür çizdi 1979 yılından itibaren, Adapazarı Yem Fabrikası, Ankara Yem Fabrikası, Tarım Bakanlığı ve Toprak Mahsulleri Ofisinde çalıştı. 2008 yılında emekli oldu. Hayatını ve çalışmalarını Ankara’da sürdürdü. GESAM ve İLESAM üyesiydi. Pek çok çocuk kitabının çizerliğini de kendisi yaptı. 2010'da Ankara’da tedavi gördüğü Yüksek İhtisas Hastanesi’nde öldü, Şebinkarahisar'da toprağa verildi.
Necdet Kuru’nun Matrakçı Nasuh, Nakkaş Hasan, Nakkaş Osman ve Levnî’nin anlatıldığı Türk Minyatür Sanatçıları; Karacoğlan, Aşık Ömer, Erzurumlu Emrah ve Aşık Veysel’in anlatıldığı Halk Ozanları; Boğaç Han, Salur Kazan, Deli Dumrul ve Kanturalı adındaki destanların işlendiği Dede Korkut Destanları; Itrî, Dede Efendi, Hacı Arif Bey ve Şevki Bey’in anlatıldığı Eski Tük Bestekârları adlı eserlerinin yanı sıra on sekiz kitaptan oluşan Gazi Mustafa Kemal adlı eseri henüz yayımlanmadı (2009).
ESERLERİ:
ARAŞTIRMA-DERLEME: Anadolu Erenleri (2007 ), Mevlana’dan Öyküler (2007), Er Meydanı (2007), Türk Destanları (2007), Türk Denizcileri.(2007).
ÇOCUK KİTABI: Nevruz Bayramı, Dede Korkut, Tüketici Ailesi.
KAYNAK: İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009), MEB Kitapları (Hece dergisi, 2008), Türkiye Yazarlar Birliği / Türkiye Kültür Sanat Yıllığı (2011).

En verimli çağında yitirdik değerimizi.
Memleketimizin Sosyo- Ekonomik yapısını da enfes anlatımı ile sayın meslektaşım köylüm av OSMAN KURU NUN yazısını almamak olmazdı.
Babasının ölümü nedeni ile kaleme aldığı her satırı gerçeklerin ta kendisi olan herkesin tanığı ŞEBİNKARAHİSARDA sabahın erken saatlerinde gelen arabaların yüklerini indirerek geçimini temin eden işçi- emekçi RAHMETLİ KADİR KURU NUN DA yaşamıdır.

Oğlunun tespitleri:

‘’03 Eylül 2017 günü yani “Kurban Bayramı’nın üçüncü günü” ölen, babam Kadir KURU, bir sonraki gün köyünde yapılan cenaze töreniyle “bilinmezliğe”, belki de “geldiği yere” uğurlanmıştır. Tören için gittiğim, yıllardır görmediğim köyümdeki “gelişmeleri!” ve sosyolojik gözlemlerimi, babamla ilgili birkaç notu “Yeni Türkiye”nin kendi özelimden görünümü olduğu düşüncesiyle kamuoyuyla paylaşma gereği duydum. Her gün onlarca gencecik insanın sudan-gereksiz-haksız-ilkel sebeplerle toprağa düştüğü acımasız bir dünyada yetmiş altı yaşında, normal yollardan ölen birinin ölümünün kamusal bir nitelik taşımadığının bilincindeyim.
Edebi niteliğini bilmediğim bu yazıyla, bizzat yaşadıklarıma, gördüklerime, duyduklarıma tarafsız-objektif bir ayna tutarak olumsuz olanlarının tekrarlanmamasını arzuladım. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, soyundan geleceklerin yaşamını yüzde yüz garantiye alma içgüdüsüyle, “acımasız” ve “ahlaksız” “benlik” ve “rant” kaygısıyla yok edilen “yaşam alanlarının”, “kaynakların” “değerlerin” önemini vurgulamak istedim. Yaşanası daha güzel bir dünya için “doğruyu, gerçeği, bilimseli, vicdanı, hak ve adaleti” arayan idealistlere kendi özelimden, gücüm oranında basit bir ışık olsun diye yazdım. Anlatılanlar “senaryo” ya da “alıntı-çalıntı” değildir. Yazıyı okuyacakların büyük çoğunluğu beni ya da köyümü bildiklerinden zaten anlatılanların tanığıdır. Bilmeyenlerinde hissedeceklerinden eminim. Öyle bir izlenim verse de, yazı, bir “taziye” “günah çıkarma” “ajitasyon” yazısı değildir. Doğru olduğunu bildiğim , doğru olduğuna inandığım genel değerler ışığında elbette tarafım. Ancak kin ve nefretle kişisel yada siyasal bir amaç güdülmemiştir. Dar bakış açısıyla, duygusallıkla, heyecanla yorumlarımda yanılmış olabilirim bu yüzden şimdiden incinecek kişi ya da kurumlardan özür dilerim. Yazın adamı değilim hatalarım affedile.

1-Bütün ömrü karşılığını kısmen yada hiç alamayarak geçirdiği hamallıkla, inşaat işçiliği ile geçen babamın bu dünyada bir dikili ağacı olmadığı halde, biz çocukları dahil hiçbir yakını nefes alırken kendisine yaşama şansı vermediğimiz halde, kendisi son bir yıldır kısmen felç olduğundan yutak sorunu nedeniyle “lokum yerken” boğularak ölmüştür! Bizlere hastane, bakım vs. masrafı açarak hiçbir şekilde yük olmamıştır. Kutsallığına inandığı bir günde,tatil olması nedeniyle hiç kimseyi işinden gücünden etmeden sade bir törenle toprağa verilmiştir.Bu şekilde bir ölüm kaç kişiye nasip olmuştur,bilemiyorum.

2-Öncüllerimizden yansıyan sosyo-ekonomik yoksulluğumuz, hayata-İstanbul’a tutunma sorunlarımız ve birazda onun yaşadığı acıları yaşamamak için, yaşamadıklarımızı yaşanabilir kılmak için çırpındığımız sırada onu ihmal ettiğimizden kendisiyle yeterince ilgilendiğimiz söylenemez.

Gerçi, kendisi bilmediğinden bizlere de para kazanmayı öğretemese de, helali, haramı, çalmamayı,hakkı-hukuku alın terinin önemini, kuş yuvası bozmamayı,yaş ağaç ve çalı kesmemeyi,yaz tatilinde okul camı kırmamayı,incinsek de incitmemeyi,dayak yesek de birde üstüne bizi kendisi döverek kavga etmemeyi öğretti fakat inanç boyutunda saplantıları vardı.Bu sebeple ona sunduğumuz birçok daha iyi yaşam olanağını da kendisi reddetti.

Örneğin,annemle birlikte oturması için sadece kendisine tahsis ettiğim evimde oturmayı, sekiz-on yıl eşyalı vaziyette kendisini beklediği halde, İstanbul’da benim evimde yaşamak istemediğinden, “ ..altmış beş yaşından sonra Osman’a askerlik yapmam...” diyerek reddetmiştir.Taktir edilirse bizimde onun köyüne-yanına yerleşme şansımız yoktu. Ne yazık ki aynı eve, yaşadığı kötü koşullar nedeniyle tamamen felç olan annemle birlikte çaresizlikten yerleşmek zorunda kaldı. Evine çamaşır makinesi alıp hediye etmek isteyen yakınının bu isteğini “…çamaşır makinesi alacaktım, karıyı niye aldım…” diyerek reddetmiş,yüzmenin ve güneşin önemini defalarca anlattığım halde, denizde boğulanlar hakkında “…ne işi vardı denizde, evde banyo yapaydı…” demiştir.Yırtmaçlı ceket giymemek,kahvaltıyı aynı saatte,aynı sayıda çay içerek yapmak, traş günleri,banyo günleri değiştirilemez nitelikte inançsal sabitlerindendi.Bizlerden ve gelinlerinden kendisinin davrandığı gibi, kırk-elli sene önce köyünde gördüğü davranış biçimlerini,itaati bekliyordu.Oysa hızlı kentleşme,iletişim, medya, eğitim, teknolojik ve sınai gelişmeler çok şeyi bu arada bağımsız konut edinmeyi kolaylaştırmış, Türk Medeni Kanunu’nda yapısal değişiklikler kabul edilmişti.Tüm dünyada olduğu gibi bizde de sosyo-ekonomik yapı, örfi-ahlaki değerler o veya bu yönde hızla değişiyordu.O bunları kabullenemedi.Hak ettiği ücretini işverenlerinden,miras payını yakınlarından istemekten çekindi.Kısacası kötü koşullarda yaşamasına birazda kendisi sebep oldu.
3-Diyeceksiniz ki bu halde seni nasıl “OKUTTU”.Ortaokulu bitirene kadar ilçede adımıza kiraladığı bir göz odaya sırtında tezek torbası elinde yoğurt bakracı taşıyarak, o okuttu. Liseyi Eski Türkiye’nin bilimsel-teknik eğitim öğretim veren yatılı okulunda okudum.Okul başlarken, dönem aralarında yolumun Suşehri-Erzincan arası kısmını şeker pancarı taşıyan kamyonlara oto-stop çekerek gidiyordum.Parlak yakışıklı bir çocuk olmama rağmen öğrenci olduğumdan çoğu zaman ücret almayan hiçbir kamyon şoförünün hiçbir yanlış-ahlaksız söz ve davranışına rastlamadım.O zamanlar Lut kavminin adamları henüz ortada yoktu;hem de dinsel kurumlarda dini eğitim verenler tarafından erkek çocukları dahil çocuklara,kız kardeşe tecavüz,altı yaşındaki çocuğa nikah kıyılır mı kıyılmaz mı tartışmaları yoktu,arabesk filmlerde şarkılarda ya benimsin ya kara toprağın dense de kadın cinayetleri bu kadar yoktu.Kim bilir belki de vardı ben rastlamadım,iletişim şimdiki gibi olmadığından ben duymadım.Fakülteyi durumumu bilen mesai arkadaşlarım ve müdürlerim beni idare ettiğinden kendi paramla dışarıdan bitirdim.

3-Son yıllarını yanımda geçirmek zorunda kaldığından, birazda vicdani rahatsızlıkla ona az zamanda çok şeyler tattırmak için çırpındıysam da; farkındaymış,minnettarmış,anlamış,mutlu olmuş gibi görünse de yaşı (70-76 ) itibarıyla,saplantılı inançları nedeniyle fazla zevk aldığını sanmıyorum.Zira her şey zamanında gençken güzeldi.Öyle bile olsa,birkaç kez bile olsa onu; zorla tiyatroya,sinemaya,mazlumların-,ezilenlerin haklı eylem mitinglerine (siyasi parti mitingi değil), Kardeş Türküler’inki, Grup Yorum’unki dahil konserlere,ulusal-izlenme oranı yüksek televizyonlardan yeni yapılanma nedeniyle kovulduklarından izlenme oranı düşük-yerel televizyonlarda saatlerce izlediği ozanları-sanatçıları yüz yüze dinlemeye götürmeyi, 23 Nisan,19 Mayıs vs. kutlamaları için Bağdat Caddesi’ne götürmeyi, short giydirerek Türkiye’nin en iyi en temiz koylarından birinde denize sokmayı,lüks restaurantlarda yemek yedirmeyi ihmal etmedim.Amacım,yaşadığı hayattan farklı yaşam,inandıklarından farklı inanç biçimlerini,etnik grupların sorunlarını ona göstererek,sadece kendi bildiklerinin inandıklarının doğru olmadığını,dünyanın köyünden,Türkiye’nin-İstanbul’un sadece Sultanbeyli’den-Esenler Yüzyıl’ dan ibaret olmadığını,Türklerin,Müslümanların dışında dünyada nice milletlerin,inançların olduğunu, evrenin sadece küçücük dünyadan ibaret olmadığını , eşin ev işleri için alınan hizmetkar,çocuk doğurmak için yaratılmış bir yaratık (kuluçka makinesi) olmadığını ona ispatlamaktı!Onu Türkiye burjuvazisiyle tanıştırıp iyi beslenmenin,eğitimin,evrenselin önemini ona kanıtlamak istiyordum.Yıllarca bize sapık diye terörist diye tanıtılan Nazım Hikmet’in şiirlerini,Aziz Nesin ve Sabahattin Ali’nin kitaplarını okuttum,içlerindeki ahlakı,vicdanı,yurt severliği,acıyı gerçekçiliği görsün diye…Değişik etnik gruplardan dostlar edindirdim,kızdıklarına “…Ermenisi,…Kızılbaşı,….Hristiyanı” diye biten küfürler etmesin diye! Mercedes’i,BMV yi uzay araçlarını,tıp araçlarını yapan Alman’ın,Rus’un,dünya ekonomisine hakim,elimizde,evimizde üzerimizde ne varsa üreten Çin’linin, ahlaklı-namuslu-disiplinli-üretken Japon’un düşünme ve akletme-akli sorumluluk gerektiren inanç konusunda bizden daha geri olamayacağını dolayısıyla diğer inançlılara ve inançsızlara saygılı olmak gerektiğini,onlara “gavur” demenin ayıp bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım,yıllarca…

Köyünün adı bir Türk boyu ‘Kınık’ olmasına rağmen köklerini bilmiyordu.Dinlediği türkülerin deyişlerin içerdiği kültüre yabancıydı.Onu bir Ermeni ile bir hristiyanla tanıştıramadım ama son zamanlarda sesini duymak istediği çok sevdiği birkaç kişiden birinin onunla benden çok ilgilenen bir Kızılbaş ve ailesi olduğunun farkında değildi!

4-Tüm bunları,yüksek binaları,sarayları,süper marketlerde forkliftlerle yapılan işleri,otoparklarda binlerce aracı gören babam, bazen boşa giden ömrünü-emeğini görüp hayretler içinde “…çıt çıt..” ederek saatlerce günlerce düşünmüş ve yöreye özgü argo –küfürle söze başlayarak “… bu dünya bir bana yaramadı…” demiştir, bazen de “…n’olacak, hoca; ‘essaletü vessalamü aleyk…’ dedi mi hiçbir şeyin kalmayacağını,yerinin-sarayının-binasının “dikenlik (mezarlık)” olduğunu öyle mutlu olacağını söylemiştir.Bu yüzden de kendisini ziyarete gelen,muhabbetlerinde mal beyanında bulunanları kınamış,arkasından konuşmuştur.

Ölümden; yaşadıklarının etkisiyle, hayattan fazla bir beklentisi olmadığından,dinlediği türkülerinin,izlediği filmlerin tekrarından bıktığından, bundan sonra yaşamına renk katacak başka bir etkinliğinin olamayacağını bildiğinden, köyünde,İstanbul’da,son olarak yaşadığı küçük bir İç Anadolu kasabasında yaşamını etkileyecek önemli bir farkın olmadığını gördüğünden,dinlediği haberlerde değişen dünyadaki vahşeti, yuvası-ülkesi yıkılanları,öldürülen kadın ve çocukları,dünyevi hırsları gördüğünden birazda emsallerinin çoğu gittiğinden korkmuyordu.”Ölüm ne canım şey” diyordu.

5-Ezilmişliğine, sömürülmüşlüğüne, hiçbir sosyal yardım,emekli aylığı vs. almamasına rağmen, devlet yada yakınları elinden tutmamasına rağmen, hayatı payına düşen yirmi lira ile bir kamyon tuğla yada çimentoyu indirmekle geçmesine rağmen, inançlı bir adam olmasına rağmen Cumhuriyet’e,Devlet’e ve Mustafa Kemal Atatürk’e hep sahip çıktı,bunlardan övgüyle söz etti. Çünkü tüm yaşadıklarına rağmen yoklukla varlık arasındaki farkı görüyordu. Çanakkale de sembolik şehit anıtlarına sarılarak dakikalarca ağladı.Kendisine “bu vatan da neyin var ki” dediğimde, umursamayarak “…olsun,bu vatan… bu vatan için… “ diye başlayan cümlelerle eylemine devam etti. Biz fazla ilgilenmediğimiz halde oruç vs. ibadetini yerine getirirken hiçbir zaman kamu parası ile verilen iftar yemeklerine gitmedi,gidenlere de bilinen gerekçelerle küfretti.Çok sevdiği bir öğretmen arkadaşı Atatürk hakkında ileri geri konuştu diye selamını kesti, günlerce kınadı.

6-Babamın cenaze törenine katılanlar (öncekilerle kıyaslayanlar çok kalabalık olduğunu söyledi) dört ana gruptan oluşuyordu; 1-Bir kısmı zorunlu olarak katılan köylüsü ve yakınları,2-Kendisinde hakkı olduğunu bilen ve bunu affettirmek,helal ettirmek için gelen işverenleri 3-Onun sayılan özelliklerini bilen dostları 4-Kendisiyle birlikte çaresizlikten örgütsüzlükten sahipsizlikten emeğini sömürten aynı kaderi paylaşan yoldaşları. En çok son sıradakiler beni duygulandırıp ağlattı.Katılanların hiç biri bizim hatırımız için katılmamıştı.Zira çoğu bizi tanımıyordu,tanıyanlarda çoğu hatırı sayılır-makbul biri olmadığımızdan bizi önemsemiyordu.Bizlerden bir beklentileri de yoktu.Ona karşılıksız ilgi,saygı hoşuma gitti.Ben bu satırları yazarken yakınımda bulunan Maltepe Camii’nden bir siyasetçinin yakınının cenaze töreni yapılıyordu,sahneyi çelenkleri izledim,sesleri duydum,anlatmama gerek yok,zaten biliyorsunuz!

7-Bana aşıladığı ahlaki-vicdani-sosyal değerlerde fazla bir uyumsuzluğumuz olmasa da aldığım tahsil,özel araştırma ve gözlemlerimle inanç konusunda ondan ve toplumun büyük çoğunluğundan yollarım ayrılmıştı.Dinsel cemaatlere vs. teslim edilen Yeni Türkiye’de köyümdeki değişimleri duyuyor,hissediyor ,tahmin ediyordum.Böyle bir günde bir dangalağın sebep olabileceği bir çatışmaya polemiğe düşmemek için önce cenaze törenine katılmak,köye gitmek istemedim.Ancak yakın dost ve akrabalarımın gerekli tedbirleri aldıklarını beni böyle şeylerden koruyacaklarını söz vermeleri üzerine katıldım.

Gördüğüm karşılaştığım birkaç sahneyi paylaşmak isterim;

a)Eskiden içinden İstanbul yolu geçtiğinden, ekonomik durumu,tarım ve hayvancılığı çok iyi olduğundan ‘”Küçük İstanbul” olarak tanımlanan ,yabani fındıklıklardan yeşil çayırlardan,ahlatlı-aluçlu-karaağaçlı tarlalardan gümbür gümbür akan soğuk suları olan göze ve pınarlardan oluşan tipik bir iç Karadeniz Bölgesi köyü olan köyüm enkaza dönmüştü.Tahminim ve söylentilere göre alt tarafa yapılan baraj (HES) nedeniyle kar yağmadığından sular çekilmiş,çeşmeler ve karaağaçlar kurumuştu.Elli km. uzaktan, yayladan getirilen suda yetmiyordu.Taştan topraktan yapılan evlerimiz antik Yunan ve Roma’nınki gibi kaliteli estetik olmasa da eskiden iç içe olan ahır ve evler toprak bacalı olduğundan köyün her köşesinden, her evin her penceresinden,elli km. uzaklıktaki Totak, Sivri, Karakaya, Kızılbayır vs. dağlar-köyler görünüyordu.Bu bacalarda,harmanlarda manzaralar ve ay ışığı- güneş ışığı eşliğinde kendi üretimimiz, organik oyunlarımızı oynuyorduk.Traktörlerle pazara taşınan kavun karpuzlardan ihtiyacımız kadarını stabilize virajlı yollarda römorktan çalıyorduk,yakalanırsak birkaç tokat dışında ceza yoktu.Hırsızlıktan,gasptan şikayet eden yoktu.Zaten Eski Türkiye’nin hakimleri eylemlerimizi hoş görülebilir,mutad alışkanlıklar olarak niteliyordu.Şimdi tüm bacalar sacdan rastgele çatılarla kapatılmıştı,kimse bir yeri görmüyordu,bırak manzarayı hava sirkülasyonu olmadığından nem oranı İstanbul’dan yüksekti.Köyün yakınındaki çayır çimene İstanbul’u betonladıkları yetmiyor gibi, mevcut evlerine sığmıyorlar gibi betondan rastgele evler yapmışlardı.İçlerinde bir yada iki kişiden oluşan yetmiş-seksen yaşlarında insan yaşamasına rağmen, sığmıyorlar gibi eski harabe evlerini harmanların ortasına doğru uzatarak genişletme gereği duymuşlardı. İnsanın “gözünüzü toprak doyursun” diyesi geliyor.İstanbul’da yada ilçede çok daha iyi şartlarda yaşayabilecekleri kendi yada yakınlarının evleri olmasına rağmen, bu elden ayaktan düşmüş bir çoğu emekli insanlar, burada neyi bekliyorlardı,neyi paylaşıyorlardı,hangi zevkleri alıyorlardı,anlayamadım.Bilmiyorum,belki de doğulan yerde ölmenin o toprağa yakın olmanın ayrı bir inançsal yada bilimsel nedeni vardı.

b)Yakın köylerden birinde bulunan maden ocağı yakınlarına Rusya’dan Trabzon üzerinden belirsiz, kontrolsüz kamyonlarla kimyasal atık depolandığı duyumlarımız vardı,maden ocağında çalışıp ayrılan bir dost bu duyumlarımızı kısmen teyit etti.Umarım sorumlular,yetkililer,öncelikli hak sahibi yakın köylüler,sivil toplum örgütleri araştırmasını ve gereğini yaparlar.

c)Köyün çeşmelerini, çayırlarını aradığımız sırada, onüç-onbeş yaşlarında iki çocuk bisikletle aşağı yukarı gezerken misafirime ve bana defalarca bıktırırcasına “selamünaleyküm” dedi. Belli ki anne babası, hoca efendisi,yeni tip öğretmeni dindarlığın göstergesini,selamın önemini veriliş şeklini fonksiyonunu onlara bu şekilde öğretmiş,tacizin ayıp bir şey olduğunu öğretmemiş.Çocuk olduklarından sorumluluk bize ait olduğundan onları kınamadık.

ç)Parayı bulmanın şımarıklığını yaşadığını önceden bildiğim biri bana başsağlığı dilerken espiri yapıyormuş numarası ile başımın üst tarafını tırnaklayıp saçımın takma olup olmadığını kontrol etti!

d)Yol boyunca ve köyde siyasi dini düşüncelerim ve duruşum nedeniyle babam için yeterince üzgün görünmediğimden, yeterince ağlamadığımdan “adam” olmadığım kanaatine varılarak yeterli ilgi gösterilmedi. Onların inançlarına göre davranmadığımdan, babamdan önce ölenler için başsağlığı dilemediğimden kınandım. Oysa ben bu işleri yapmacık olduğundan, duygu ve içtenlik içermediğinden, bana ezberletilenlere,dayatılanlara göre yaşamak istemediğimden birazda tembellikten-ihmalden-gerçek yaşamla ilgili iş yoğunluğumdan yapmıyordum.Sosyal medyanın,siyasilerin,geniş anlamda iktidar sahiplerinin,ülke kaynaklarına hakim olanların,telefon şirketlerinin,topluma gerçek sorunlarını-sorumluluklarını,acılarını,ekmek kavgasını unutturmak,onları uyuşturmak için uydurdukları-dayattıkları otomatik kalıp mesajlı doğum günü,bilmem ne günü bayram,kandil,yılbaşı vs. kutlamalarıyla,başsağlığı taziyeleri ile ilgilenmiyordum.Ben,yaşayanlarla eli ayağı tutanlarla bu dünyada bir şeyler paylaşmak,birlikte ekmek-biçmek,yemek-içmek,birinin bir derdine derman olmak,birlikte türkü söylemek-halay çekmek istiyordum.Selamın, sevginin, saygının bana göre dili,şekli önemsizdi.İnsanlara dokunmak gözlerinin içine bakmak içtenliği görmek istiyordum.Bu sebeple mesajlaşmıyor,telefonuma gelen mesajları okumadan siliyor,el öpmeye gitmiyordum.Sorunum-kinim-nefretim –savaşım;insanlığın ağır bedeller ödeyerek binlerce yılda elde ettiği kültürel birikime,toplumsal barışa,adalete hak ve hukuka, doğaya, kültüre-sanata-bilime, kardeşliğe saldıranlarla idi.Anlatamadım,anlatmaya çalıştığımda da “haklısın ama, sana ne, bırak bu işleri, siyaset yapma, git birkaç kat ta sen at İstanbul’a” dediler.

e)Dönüş yolunda, mola sırasında,gecenin üçünde benim bu konuları biriyle tartıştığımı sanan anlayışlı bir dost,gözümün içine bakarak, -benim gibilerin “RUM TOHUMU” olduğunu vurguladığını sandığım-,son günlerin siyasal polemiğini tekrarladı; “…haydi içecekler Kör Niko’nun meyhanesine gitsin!”. Kınanmama rağmen, hatırladıkça ,defalarca, aralıklarla güldüm.

f)Yol boyunca kılacağı namazları için istediği yerde mola veren dini bütün otobüs şoförlerimiz, yanımda başka memleketten gelen misafirimin görmesi için sadece üç dakikalığına ilçenin içinde bir tur atması isteğimi, gecikmeye sebep olacağı düşüncesi ile reddetti. Ve ben babamın sade yaşamına ve gidişine leke getirmemek için bu ve bunun gibi beni incitici tüm olumsuz tavır ve sözlere boyun eğdim.

g)Yeni sosyo-ekonomik yapıya uygun şekilde herkesin en azından bir Fiat Doblo’su ve İstanbul’da en az 70 m2 lik bir dairesi olduğunu anladım ama kimse mutlu değildi!

h)Babama ve kardeşine yaşarken nefes aldırmayan, harmanına rastgele merek (samanlık) yaparak onların altmış-yetmiş yıllık evlerinin penceresini kapatan, evlerini samanlığa çeviren biri benden küçük olmasına rağmen beni yanına çağırarak “cenaze törenine katılanlar için pide vs. yaptırıp yedirseydin iyiydi, sana kimse bir şey söylemedi mi” dedi!

k)Hayatımda birkaç kişide gördüğüm; her şeye rağmen karşılıksız “sevgi ve yüreğe” bir kere daha rastladım.”Nice elbiseler gördüm içinde adam yok,nice adamlar gördüm üstünde elbise yok” özdeyişini hatırladım.Yaşam alanı,yaptığı iş başından geçen badireler nedeniyle,üstü başı yırtık ve kirli uzaktan akraba bir dost zorla beni ve misafirlerimi evine götürüp ağırladı.Kendisinin ve çocuklarının bakışlarını içtenliğini unutmayacağım!Ömrümce vefa borcu içinde olacağım.Onun sofrasında ve evinde hissettiğim huzuru ve rahatlığı anlatamam.

ı)İstanbul’a döndüğümde bir yıldır eşini görmeyen bugün yarın yanına geleceğine inandırdığım felç anneme babamın öldüğünü anlatma sorunum vardı (hala haberi yok), bu işi herkes bana yükledi.Söylemek için yanına gittiğimde binanın önünde beş-on yaşlarında kız erkek birkaç komşu çocuğunun her biri ayrı ayrı “Osman amca geçmiş olsun!” dedi bende gülerek “sağolun çocuklar” deyip giderken arkamdan ;”Niçin geçmiş olsun dedim biliyormusunuz, hani o bize para veren Kadir dede varya, o öldü” dediklerini duydum.Soruşturdum,meğer bakkala vs. gittiğinde artan parasını bu çocuklara dağıtıyormuş.Haberimiz yok. Zaten bizi her alış verişimizde müsrif olarak niteleyip “…madem biriktirmiyorsunuz ;parayı birine verin, bir duvar deliğine sokun…” diyordu!Galiba beni en çok sevindiren şeylerden biri de bu oldu,artık ihale-geleneği sürdürmek bana kaldı!

8-Kendisini bir baba olarak sevmeme, hayatı ve acılarını paylaşmak istememe rağmen yukarıda anlattığım direngen yapısı nedeniyle beni yoruyordu.Duruşunun, iş hayatının,vaktinde fırsat varken iş için Almanya’ya İstanbul’a gitmeyişinin bana ve çocuklarıma yansımasının, bıraktığı faturaların farkında değildi.Özellikle kendi açımdan baktığımda tüm çabalarıma,başarılarıma,yaşam savaşıma rağmen emsallerimden on- sıfır yenik, on yıl geriden takip ediyordum hayatı.Bu yüzden yaşımla başımla uyumsuz eksiklerimi giderme-yaşamadıklarımı yaşanabilir kılma çabalarıma alaycı bir tavırla “…her şey zamanında gerekti,çocukken-gençken olacaktı…” diye en azından psikolojik darbelerle engel olmaya çalışıyordu.Sanki çocukken gençken kendisi bu imkanı sağlamış ta,biz karşı çıkmışız gibi.Bunlardan biri benim kırkından sonra hatta ellilerde iki-üç sene saz kursuna gitmem.Nihayet türkülerden,deyişlerden bir kaçını istediği profesyonellikte çaldığımı evde ve bizzat katıldığı konserimizde gördü de “demek ki olmaz diye bir şey yokmuş” dedi.

9-Son bir yılın başlangıcında görme, düşme vs.sorunları yaşıyordu,hemen doktora götürmek istememize rağmen benzer direngen davranışlarla erteletiyordu.Bu kadar ilgiye direngen söz ve davranışları sabrımın sonunu getirmişti.Ağır eleştirilerle yüklendiğimden bir gün sonra beyninde damar tıkanıklığı olduğu ortaya çıktı ve kısmen felç oldu.Tedavisi için gönderdiğim diğer kardeşimin yanında kaldığı sırada biraz kendisine gelsin,kıymetimizi,ona sunduğumuz imkanları anlasın diye çok fazla ilgilenmedim,ölümünden bir gün öncesine kadar da kendisiyle görüşmedim.Görüştüğümde de yanımıza geleceği için felç eşine kavuşacağı için çok sevindi ama kısmet olmadı.Şimdi bu durumun ezikliği içerisindeyim.Ve hala anneme onun artık gelmeyeceğini nasıl anlatacağım onu düşünüyorum!

10-Yaşarken anne babamla ilgilenmeyen,onların acılarına yokluklarına göz yuman,onların haklarını yediğini sandığım ve bu sebeple kendileri ile ilişiğimi kestiğim bir kısım akrabalarım anne-babamla ilişkimi-ilgimi bilmelerine rağmen kendilerine bizzat anlattığım bu son olaydan sonra babamın bu hale gelmesine onu üzerek,inançlarına saygılı olmayarak,baskı uygulayarak benim sebep olduğum düşüncesiyle,hayırlı evlat olmadığım kanaatine varıp kafa sallayarak kurdukları cümlelerle olumsuz tavırlar sergilemekteydiler.Birde aracıları vasıtasıyla babamın kendilerinde bir hakkı olup olmadığını sordular.Çünkü kendi çocukları “bize bu adamın hakkını yedirdin mi” diye onları sıkıştırıyormuş.Babam bana çok şey anlattı,kimlerde ne hakkı olduğunu bildirdi.Bu şekilde yaşamasına kimlerin sebep olduğunu söyledi.Araştırmadan karşılıklı tartışmadan bir hükme varmak istemiyorum,hiçbir zaman yalan söylemediğinden yüksek olasılıklı tahminlerim var. Ancak benim için yaşam ve yaşayanlar önemli. Ölenin haklarını bulsam da almayacağımdan-alamayacağımdan, onu diriltemeyeceğimden ve çektiği acıları yok edemeyeceğimden bu konuyu tartışma ve araştırma peşinde olmayacağım.Herkes kendi muhasebesini yapsın vicdanıyla boğuşsun!Özel olarak ta onlara söylemek isterim ki;lütfen bu azaplarınızı bana yansıtmayın,beni suçlayarak hakkımda dedi kodu yaparak ta bu azaptan kurtulamazsınız! Babamı sen, ben, o değil; emeğini sömürerek, hakkını vermeyerek, gerçek dünyayı tanıtmayarak, tabularını yıkmayarak, onu sahiplenmeyerek “BİZ, HEPİMİZ” hiç yaşatmadık!

Bir daha ölümle dirimle dönmek istemediğim, bu harabet sonrasında ılımlı Suriyelilere mi,savaşçı Suriyelilere mi,Afganistan’dan,Türki cumhuriyetlerden gelenlere mi teslim edileceğini kestiremediğim köyümün ve babamın acılarıyla İstanbul’a döner dönmez bu yazıyı yazma gereği duydum.Başkasını bilmem ama ben biraz rahatladım.Duygusal bir ruh haliyle kendi özelimi anlatsam da asıl amacım gelişen ve değişen Yeni Türkiye’de karşılaştığım birkaç manzaradan dersler çıkarmak ve paylaşmak.Kim bilir,belki Nazım ve onun gibilerin umutları yeşerir , bu güzelim dünyayı yeniden yaşanabilir kılarız.

Övünün Yeni Türkiye’nin kurucuları, kutlarım sizi onlara bu gücü verenler! Hiç olmazsa gittiğin yerde huzur içinde ol akılsızlığının bedelini ağır ödeyen onurlu babam! ‘’

Dönmeye mecburuz ruhumuza. Şebinkarahisar kimliğini silersek DEVE DÜZÜNDE biten ot oluruz.
Ortaokula başladığımızda saygın Şebinkarahisarlılarla tanıştım onların memleket sevgisinde büyük haz duydum.
Elli yedi parça köyden bir çok insanlarla tanıştım , sıra arkadaşlarım , sınıf arkadaşlarım, okul arkadaşlarım oldu.
Eğitim aldığımız dönemde çok değerli öğretmenlerim oldu.
Hiç birini unutmak mümkün değil.
Ancak bayramlarda yürüyüşlerimizi insanlarımızı cadde boyu birikip alkışlarına mazhar olduğumuzu unutmadığımız da bir gerçektir. O coşkular hala hafızamdadır.
Kitap ve gazete aldığımız TALAT AMCA VE gazeteci ALİ ÖZDEMİR unutmadığımız , rahmetli olmuş simalardandır.
İnsanlarımızda ki güzellik ,sevimlilik zariflik yiğitlik mertlik övünülecek taraflarımızdır.
Sonuç olarak ŞEBİNKARAHİSARLI OLMAK onurunu yaşayalım unutmayalım
Av zihni Aslan
Ankara"