PS : " MUHABBET GELENEĞİMİZ "

AV.POLAT SABUNCU'NUN KALEMİNDEN

" MUHABBET GELENEĞİMİZ "

" Muhabbet sözcüğü Arapça kökenlidir; dilimize yerleşmiş sözcüklerden biridir.

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “muhabbet”, “sevgi” ve “dostça bir arada oturup konuşma, söyleşi” demektir. Şebinkarahisar’da, çilingir sofralarında buluşup söyleşme anlamında “muhabbet”in çok eski bir gelenek oluşturduğu bilinmektedir. Türk-Ermeni-Rum etnik gruplarının yüzyıllarca bir arada yaşadığı kentimizde, yöremizin ünlü ürünü duttan özellikle gayrımüslim yerdeşlerimizin dut mevsiminde üretip küplerde sakladıkları “dut rakısı”nı yaz-kış kadınlı-erkekli tüketmeleri, tarih sürecinde, yöremizin yaygın alışkanlığı olagelmiştir. Annem, Kırkgöz mahallesindeki çocukluk günlerinde Rum komşuları Kalyopi ablasının bir sarhoşluk anısını anlatırdı. Kara Kadir namıyla tanınan büyük dayım Ömer Kadri Gökçen’i, Rum arkadaşları, yılın belirli bir döneminde Doğu Karadeniz gayrımüslimlerinin katılımıyla Kayadibi Manastırı’nda yapılan şenliklere götürdüklerinde, anneannem “gâvurlar oğluma bir kötülük yapacaklar” diye tedirgin olurmuş; dayımın da “anne onlar benim arkadaşlarım, dostlarım; biz orada yeyip-içip muhabbet ediyoruz, sen neden korkuyorsun” diyerek annesinin yersiz korkusunu gidermeye çalıştığını annemin anlatımıyla anımsıyorum.

Cumhuriyetten önce doğan eski kuşaklar da dahil Şebinkarahisar’da kent halkının büyük çoğunluğuyla muhabbet ehli olduklarını büyüklerimizin anlatımlarından biliyoruz. Bu kuşağın, Cumhuriyet döneminde Halkevi çatısı altında orta okulumuzun o zamanki müdürü şair Mehmet Emin Ertem’in önderliğinde TSM fasılları düzenlerlermiş; bu fasıllara meraklılarının Mesudiye gibi çevre ilçelerden at sırtında gelerek katıldıkları söylenir.

Bizden önceki kuşağı oluşturan Yusuf Ziya Bayburtluoğlu, Cemal Azmi Ülgen, Ahmet Tankır, Necdet İlhan, Mehmet Ekmekçi, Mehmet Çiriş, Rafet Hancıoğlu, Ömer Faruk Yılmaz, Abdi Aydınlı, Ahmet Kıraç, Hasip Acar vb. gibi çok sayıda saygın insanımızın “Lazoğlu” olarak anılan değerli kemençe sanatçımız Selahattin Erdal ve daha sonra Nuri Baba diye tanınan değerli aşçımız Nuri Aydın’nın işlettiği Şehir Kulübü’müzdeki unutulmaz muhabbet anılarını çok dinledik. Cumhuriyet dönemi boyunca kentimizin esnaf ve tüccar kesiminin büyük çoğunluğu da çilingir sofralarının müdavimleri olmuşlardır. Genç kuşakların bilmesinde yarar var; bizim çocukluk dönemimizde Şebinkarahisar’daki lokantaların tümü “içkili”ydi, 1961 yangınından önceki eski çarşıda, Kör Niyazi (Niyazi Ökten)in otelinin altındaki lokantayı da Güllü adında bir hanım işletiyordu. Cumhuriyet öncesinden gelen içkili muhabbet geleneğimizi sürdürmekte biz de, önceki kuşaklardan hiç de geri kalmadık.

Bizim muhabbetçiliğimiz öğrenim dönemimizin son yıllarında başladı. 1965 yazından itibaren, Nuri Baba’nın oğlu, benim can kardeşim Orhan Aydın, kendi işlettikleri lokantanın üst katındaki Şehir Kulübü’müzde, çoğunluğu üniversite öğrencisi arkadaşlarımızı bir araya getirip sazlı-sözlü muhabbet grubumuzu oluşturmuştu. O yaz ilçeye gelen veya gurbete giden arkadaşlarımız onuruna içkili yemek düzenlemek geleneğini başlatmıştık; onuruna toplandığımız arkadaş dışında, hesabı eşitlikle bölüşüyorduk. Kişi başı ödediğimiz içkili yemek bedeli 10 lirayı geçmiyordu. Orhan Aydın, Yüksel Öcal, Metin Akyüz, İdris Ünaldı, Taner Özgün, Yılmaz Yolcu, Ertan Akşahin, Murat Özdabak, Kadir Menzilci, Metin Er, Ahmet Gürünlü, Hikmet Köse, Hüsnü Kurt, Kemal Emek, Yılmaz Aktuna, Kemal Sönmez, Turan Nalçacı, Erdoğan Ezbiderli, İlhan Ulutekin, Vasfi Nagaş, Saim Batıer, Yalçın Kaşkal, vb. dostlar (adlarını anmayı unuttuklarım beni bağışlasın) bir araya geliyor, saatler boyu söyleşip şakalaşıyor, fıkralarımızla, yaşanmış gülmeceli öykülerimizle gençliğimizin tadını çıkarıyorduk. Grubun müzik sorumlusu bendim; genellikle âşık deyişlerimizden seçtiğim zengin içerikli türkülerimizle yöremiz türkülerini ve oyun havalarını saz ve kavalla çalıyordum; türküleri koro halinde seslendiriyor, oyun havalarımızı birlikte oynuyorduk. Yaz aylarındaki bütün düğünlerin doğal davetlisi olmuştuk; katıldığımız düğünlerde sabahlara kadar çalıp söylüyorduk da, masamızda en ufak bir tartışma ve kavgayı gören olmuyordu; onca içkiden sonra, eğlencede zirveye çıkıp, oturduğumuz gibi kalkıyorduk. Bu dönem, 1965 yazından vatani görevimi bitirdiğim 1968 güzüne kadar sürdü.

Askerlik dönüşü, Şebinkarahisar’da çok değişik bir ortamla karşı karşıya kalmıştım. “Ülkücüler” lisemizde örgütlenmişler, beni boy hedefi yapmışlardı. Bu dönemde de muhabbet geleneğimizi sürdürüyorduk; muhabbet mekânlarımız Hacı Uçar’ın işlettiği sebze halindeki Şehir Kulübü, Kadir Karaca’nın işlettiği Hükümet Konağı yanındaki Memurlar Kulübü ve Mustafa Karaca’nın işlettiği Turistik Lokanta’nın üstündeki otelin giriş salonu olmuştu.

Bu dönemde yani 12 Mart öncesinde bir İstanbul ziyaretimde, Levent tarafında bir mühendisin evindeki içkili muhabbette, dostlarımız Sümeyra-Hasan Çakır çiftinin davetiyle büyük usta Ruhi Su ile birlikte bulunup onu dinlemek fırsatı bulmuştum. O yemekte İTÜ’lü mühendisler ağırlıktaydı. Ruhi hoca benim için unutulmaz bir anı olan o muhabbetimizde “arkadaşlar, öğrencilik döneminizde beni İTÜ’de konsere çağırdığınızda benden devrimci sloganlar içeren deyişler beklerdiniz; benden böylesi türküler dinleyemeyince de, biliyorum bir çoğunuz düş kırıklığı yaşardınız. Bana göre türkülerimizin tümü devrimcidir; emekçi halkımızın çektiği, acılar, çileler, gülmeceler, özlemler, aşklar, insan ve doğa sevgisi türkülerde dile gelir. ülkemiz, bu açıdan Dünya’nın en zengin ülkeleri arasında en tepelerdedir.” içerikli bir konuşma yaparak o günlerde henüz piyasaya çıkmamış olan Pîr Sultan Abdal uzunçalarındaki türkülerini baştan sona çalıp bize dinletmişti. Büyük sanatçımız Ruhi Su’nun bu sözlerinden çok etkilenmiştim. O nedenle türküler benim gözümde köylüsüyle kentlisiyle “emekçi halkı” temsil ediyordu; Türk Sanat Müziği ise “saray çevresi”nin, tepedeki “azınlığın” duygu ve özlemlerini yansıtıyordu.

Vatani görev sonrası, stajyerlik dönemimde, uzun kış gecelerinde sazlı-sözlü muhabbetlerimizi sürdürüyorduk. Grubumuza Fethi Belge, İsmail Şenyuva, Tuygan Nalçacı, Tekin Üstündağ, Muhsin Er vb. yeniler de eklenmişti. Mustafa Karaca’nın işlettiği Turistik Lokanta üstündeki özel salonda sadece bizim masamız kuruluyordu; muhabbet kadromuza görevde kaldıkları sürece, askerlik şubesindeki yedek subay şube başkanı Özer Ersen, ya da Dr. Nazım Yılmaz gibi yabancı kamu görevlisi dostlarımız katılıyordu. Ortak bir konuğumuzu karşılama ya da yolculama muhabbetlerimizde kadromuz 15-20 kişiyi bulurdu. Muhabbet grubumuza ara sıra katılanlar arasında Muzaffer Şenyuva, Saim Batıer, İdris Ünaldı, Mehmet Aydınlı, Ünsal Erdoğan gibi dostlarımızı da unutulmaz anılarıyla anımsıyorum. İşletmeci Mustafa Karaca ağabeyimiz de saat gece 11.00’den sonra ikramda bulunarak aramıza katılırdı. Zaman zaman çok sayıda öğretmen dost ve arkadaşlarımızla da sazlı sözlü muhabbetlerimiz, sılada görev yaptığım yıllar boyu sürüp gitti. Savcı-yargıç-avukat ve adiye personeli ve diğer kamu görevlileriyle de, özellikle “veda yemekleri”nde kalabalık muhabbetlerimiz hiç eksik olmadı. Yaz mevsimlerinde rakı içmediğimiz, muhabbette bulunmadığımız, çeşme başı, piknik alanı kalmamıştır desem abartı olmaz. Daha sonraki yıllarda, özellikle Halkevi kuruluşundan sonra, grubumuz Mehmet Kelemci, Şükrü Ertürk, Murat Karaca, Ahmet ve Osman Akyüz, Enver Topçuoğlu, Ünal Tombuloğlu, Şeref Kendigelen, Dursun Sabah, Sedat Karaca, Şakir Cağcağ, Kaya ve Aydın Kaşkal, vb dostlarla genişleyip zenginleşti. (Adını unuttuğum arkadaşlarımın beni bağışlamaları dileğimi yineliyorum.)

Muhabbetlerimizde ünlü halk ozanlarımızdan deyişler seslendirirdim. Bunlar arasında Nesimî’nin “Sofular haram demişler bu aşkın badesine”, Kazak Abdal’ın “Eşeği saldım çayıra”, Seyranî’nin “Eski libas gibi âşığın gönlü”, Pir Sultan Abdal’ın “Şol kanlı zalımın ettiği işler”, “Derdim çoktur hangisine yanayım”, Karacaoğlan’ın “Güzel ne güzel olmuşsun”, Âşık Veysel’in “Uzun ince bir yoldayım”, Âşık Ali İzzet’in “Mühür gözlüm”, Kul Himmet’in “Gafil gezme şaşkın”, Âşık Mahzunî’nin “İşte gidiyorum çeşmi siyahım”, “Atom yarışında füze çağında”, “Yuh, yuh”, “Köyüm, köyüm”, “Mevlam gör diyerek iki göz vermiş”, “Oy babo oy oy”, “Perçenek’ten yaya geldim”, Neşet Ertaş’tan “Ne güzel yaratmış seni yaratan”, “aslanım eller eller”, Ruhi Su’dan “Drama Köprüsü” vb. sazlı muhabbetlerimizde en çok istenen türkülerimdi. O zaman internet olmadığından türkü defterime repertuarımdaki 200’e yakın türküyü sözleriyle kayda geçirmiştim. Yöremizin ünlü türküleri ve oyun havaları, “Bülbülü tuttum da güle bağladım”, “Zülüflerin tutam tutam”, “Dere kenarında taş ben olaydım”, “Tamzara”, “İsola Boğazı’nda”, “Tepeler tepeler”vb. hemen her muhabbette seslendirdiğim oturak ve horan havalarımızdı. Bu anı-yazımı Pîr Sultan Abdal’ın çok sevdiğim ünlü deyişiyle noktalıyorum: “Şol kanlı zalımın ettiği işler / Garip bülbül gibi zar’alar beni / Yağmur gibi yağar başıma taşlar / Dostun bir tek gülü yaralar beni”..."